22 Ağustos 2016 Pazartesi

Büyük Resim - Büyük Yalan

Bildiğiniz gibi hükümeti destekleyenlerin ağzında pelesenk olan kavramlardan biri de "dava". Memleketi tek başına yönettikleri on beş sene boyunca bu davanın ne olduğuna dair bir ipucu göremedik. Oysa bir hükümetin tek davası olur. O da vatandaşlarının huzur içinde yaşamasıdır.

Tabii ki bu dava bizim yavru kurtları kesmez. Keşke bu davayı sonuçlandırsalar da yeni ve daha büyük davalar edinseler. Ama maalesef öyle bir cumhuriyet yok. Kısmi  bir kaç iyileşme dışında memleketimizde durum aşağı yukarı aynı:

-Hala her sene binlerce insan trafik kazasında ölüyor.
-Hala milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyor. (Dağıtılan makarnalar kimseye sınıf atlatmıyor. Fakir yine ve hala fakir.)
-Kamu hizmetleri hala beş para etmez. (Sağlıktaki iyileşme her geçen sene geriye doğru gidiyor.)
-Rüşvet ve yolsuzluk konusunda hiç ilerleme kaydedilmedi.
-Terör hala en büyük belamız.
-Demoktratik ülkelere yakışmayacak anayasa, yasa ve devlet mekanizmaları
-Berbat dış politika
-Perişan bir eğitim sistemi
-Vs. Vs.

Yani aslında değişen hiç bir şey yok.Bu hükümet de tıpkı öncekiler gibi. Çapsız, beceriksiz bir takım insanlar grubu. Vatandaşların maddi anlamda hayatlarını iyileştiren büyük bir gelişme sağlayamadıkları için durumu kurtarmak için çene suyu çorba pişiriyorlar.

Dünya politikasına yön veriyormuşuz, mazlumların sesiymişiz, müslümanların kurtarıcısıymışız, yedi düvele karşı savaşıyormuşuz.

Net bir gerçek var ki bunların hepsi yalan. Kimseyi koruyabildiğimiz falan yok. Ülkemizde Suriyeli kardeşlerimiz de Esed kadar olmasa da Türkiye yüzünden bu haldeler. Yemen'deki sivil insanların Suud'ilerce öldürülmelerine bravo derken, Esed'i lanetleyip, muhaliflere silah desteği yapıyoruz. Sonra onların kapışması yüzünden sivil insanlar ölüyor. Ölmeyenler de bize sığınıyor. Gazze'de değişen bir şey yok. Mavi Marmara ve one minute sonrası İsrail düşmanı kesilen hükümet yandaşları, yapılanlara itiraz eden herkesi israil uşağı olarak yaftalarken, hükümetin 20 milyon ABD dolarına fit olmasını reel politik olarak değerlendiriyorlar. Binlerce türkmeni havadan bombalayan Putin'e, kavgalıyken katil derken, özür diledikten sonra kanka diyebiliyorlar.

İşte bunların büyük bir kısmı maalesef bu kadar ahlaktan pek nasibini alamamış. Kendi işlerine geldiği sürece din, cihat, adalet, erdem naraları at, çağın yetmeyip tornistan yaptığında ise reel politika de. 

Hükümetin, memleket çıkarları için akıllıca hareket etmesi tabii ki doğrusudur. Ama her eleştiride karşı tarafı kafirlikle suçlayıp, yapılan şeyden vazgeçilince reel politika demek ayıptır. Ama bunlar ayıp nedir bilmiyorlar pek.

Hassiktirin oradan.


15 Ağustos 2016 Pazartesi

Sahibinden.com klişeleri ve manaları

·         Dosta gidecek bir ……

Bırak tanımadığım insanları, en yakınımı bile gözümü kırpmadan dolandırırım. Ya da şöyle değiştirelim, “dosta girecek bir kazık”

·         Sıfırından farkı, fiyatı……

Evet, sıfırından daha pahalı. Farkındayım. Hadi canım.

  • ·         Pazarlık yok. Boş muhabbet için aramayın.


İmza: Barack Obama

  • ·         Ciddi alıcılarla ürün başında ufak bir pazarlığımız olur.


O raddeye geldikten sonra tavşanı ürkütmem. Gerekirse üç beş düşer avlarım.

  • ·         Üç sene önce aldım, daha kutusu açılmamış.


Kutu içindeyken kullanmanın bir yolunu buldum. Yersen pardon alırsan sana da anlatırım.

  • ·         Acil, ihtiyaçtan satılık


Bir an önce birini kazıklamam lazım, ne olur.

  • ·         Acelem yok, keyfe keder satılık


Kazıklanmak arzusundaysan gel. Yorma beni.



9 Ağustos 2016 Salı

Latif’in Latifeleri – Latif Erdoğan

Kendisini, FETÖ A.Ş.’nin (Milan’ın Milan olduğu zamanlar) Vice President’i olarak biliyoruz. Örgütte bulunduğu 45 yıl boyunca hiçbir halttan haberi olmayıp, 17/25 Aralık’ta gerçeğe ayan (ya da daha öncesinde örgütten sepetlendiği için gıcık kapan) mübarek (!) bir zat kendisi.

Kısacası bu da kandırılanlardan.

Amcayı, 17/25 sonrası uzun bir süre “a haber” kullandılar. Bir ara a haber yayınının, bu amca ekrandayken kesildiğini ve bir sene kadar öyle kaldığını sandım. Sürekli bu vardı çünkü. (Yaşı tutanlar aynı şeyin HBB’de olduğunu ve Mesut Yar’ın en güzel –yani susan” halini aylarca yaşama fırsatı bulduğunu hatırlar.)

Sonra tabi nasıl Süper Baba ve İkinci Bahar’ın son kullanma tarihi geldiyse bunun da geldi. Öncelikle bu adamın eğer FETÖ’ye şeytan diyeceksek, şeytanın yancısı olduğu muhakkak. Televizyonda midemin elverip kendisi dinleyebildiğim her an, her saniye bundan emin oldum. Anlattığı her türlü şeytanlık kendi bilgisi dışında yapılmış, kendisi de bunları 17/25 sonrası duymuş ya da anlamıştır. Bu memleket insanının aptal olmadığına inanıyorum. Aslında Hüseyin Gülerce ve bunun gibi adamların, televizyonlara çıkıp FETÖ’nün ve KENDİLERİNİN ne pislikler yaptığını biliyorlar. Bunları izlerken de sadece FETÖ için “vay anasını, neler yapmış bu şerefsiz” değil HEPSİ DAHİL “vay anasını, neler yapmış bu şerefsizler. Bi de üstüne son dakikada FETÖ’yü de satmışlar.” deyip FETÖ’nün de aşağısında bir seviyede gördüğünden eminim.

Öncelikle şunun adını koyalım. İslamcılar içinde çok küçük bir azınlık hariç herkes; örgütün devlet içindeki kadrolaşma eğiliminden ve yönteminden haberderdi. O küçük azınlık da dahil KPSS sorularının çalındığını, çalınmadığı zamanlarda da başka yollarla milletin hakkının yendiğini biliyordu. Ama SUSUYORLARDI. Konuşanları da tekfir ediyorlar ya da tekfir edenlere de “yav bir durun” demiyorlardı.

Dolayısıyla bu tayfa Hz. Ali’nin tabiriyle dilsiz şeytandır. Önce bunların cezalandırılması gerekir. Tabi böyle bir şey olmayacağı için en azından, birazcık Allah korkuları, utanma duyguları varsa çıkıp yedikleri herzeyi itiraf etmeleri gerekir. Ama yapmadılar. Yapmıyorlar. Çünkü onları amacı, hedefi; tıpkı FETÖ’nün olmadığı gibi vatan, millet, Allah, Peygamber değil, kurdukları tezgahın devamı.

Bu nedenle de FETÖ’den daha fazla Latif ve Latif gibilerden; onlardan daha da fazla FETÖ’nün –herşeyi bildiği halde- siyasi/bürokratik destekçilerinden, hepsinden de fazla güya FETÖ’yü sevmeyen ama yıllarca kadrolaşmalarına, milletin ekmeği ile oynamalarına ses çıkarmayan o çakma islamcılardan nefret ediyorum.


Bunların davalarından, düzenlerinden Allah’a sığınırım.

12 Temmuz 2016 Salı

Milli ve Yerli

Bu sözü duydukça aklıma ortaokulda zorla gördüğümüz (zorla olmayan varmış gibi) vatandaşlık bilgisi dersi gelir.

Asker eskisi bir adam gelir ve sürekli çarşaf (aslında başörtülü) giyen kadınları aşağılardı. Onun (ve tabi resmi ideolojinin) tanımı da milli ve yerli olanın döpiyes giyen teyzeler olduğu şeklindeydi.

Bugünün de o günün de yerlilik ve millilik tanımından nefret ediyorum. Çünkü yerli ve milli olanın kendileri olduğunu sanan, birisi batı özentisi diğeri de Arap örfünü din zaman zavallılardan oluşuyor bunlar. İlk "bunlar" memleketi kendi şeylerinin doğrultusunda yaklaşık yetmiş sene yönettikten sonra bayrağı diğer "bunlar" aldı. Ben ikisinin de millilik ve yerlilik tanımlarını tanımıyorum. Tanısam da sevmem, yüzüne tükürürüm, maraz çıkarırım.

Benden ise bir tanım beklemeyin. Unutmayın herkesin bir popisi vardır.

8 Temmuz 2016 Cuma

Biraz da kendime sarayım

Millet hakkında atıp tutmak kolay. Kadim bir alışkanlıktır bizde gıybet. Kurban olduğum Allah'ım gıybet eden ölü eti yemiş gibidir diye buyurmuş ama eti de seven bir milletiz ne yazık ki.

Kusursuzluk beklentisi çok gereksiz. Özellikle tanınan, örnek alınan insanların mesih gibi davranmasını bekliyoruz. Bunu da aynaya bakmadan yapıyoruz. Burada sosyoloji ve sosyal psikoloji kasacak halim yok ama rol modelleri nasıl ise biz de öyleyiz. Yani Arda Turan'a, Fatih Terim'e, Reis'e kızıyorsak aslında kendimize de kızıyoruz. Nefret ediyorsak kendimizden de nefret ediyoruz. Biliyorum bir çok kişi buna itiraz edecektir. Fatih Terim'deki kibir bu memleketteki elli milyon insanın toplamında bulamazsın diyeceksiniz. Ama durum böyle değil. Mesela biraz googlelarsanız "covert narcissism" denen bir kavrama rastlayacaksınız. Sabredip okuyun.

Özeleştiri verin deyip üçüncü sınıf sosyalist martavalı da okumayacağım size. Önce kendimizin mükemmel olmadığını keşfedelim. Sonra kimsenin mükemmel olmadığını keşfedelim.

Gerisi gelir...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Bir de İbrahim Tenekeci var.

İbrahim Tenekeci değişik birisi. Şiirden anlamam ama İbrahim Tenekeci'nin şiirlerini çok severim. Daha doğrusu severdim diyelim. Okuyunca anlayabildiğim ya da anladığımı düşündüğümüz şiirlerin şairidir kendisi.

Bu abi dış görünüş itibariyle konvansiyonel şairlik konseptinin antitezidir. Bunu aşağılama amaçlı değil aksine övgü amaçlı söylüyorum. Fular, pipo, top sakal üçgenine sıkışmış ebediyat dünyamız (aklıma Haşmet geldi. Ona da sıra gelecek inşallah) açısından bambaşka bir soluktur kendisi. Bana çok daha bizden gelir. Severim yani. Severdim.

Neden sevmiyorum artık. Bu abi de İsmail Kılıçarslan ve diğer ekürileri gibi Yeni Şafak gazetesinde bir köşe tuttu. Burada uzun bir süre çok güzel doğa yazıları yazdı. Yazıların konusu doğa değildi ama içinde doğa vardı ve çok güzeldi. Sonra olaylar geliştikçe bu abi de diğerleri gibi totoyu devlete yaklaştırmaya başladı. İstanbul'u çöp dağlarından kurtaran RTE'nin aynı zamanda İstanbul'un ırzına geçtiğini görmek istemedi. (RTE kendisi bile itiraf etti geçenlerde.)

Kürtlerle ile olan hüsumetin alevlenmesinde de Türkler kurulan her masada kaybetmişlerdir gibi bir laf etti. Yani abi meğerse insanların birbirini kesmesini istiyormuş, çözüm sürecinden de memnun değilmiş. Bu memnuniyetsizliği ise işler patladığında söyleyebilmiş. İşte bu abiler kalibresi bu. Bu abileri örnek alan gençler var. Kemiksiz, omurgasız, kayıp bir nesil....

4 Temmuz 2016 Pazartesi

İmPARAtor Fatih Terim

Kendisi Türk futbolunun makus talihini değiştirmiş biridir. Şerefli mağlubiyetlerin sonunu getirmiş, bir maç öncesi yönettiği takımın galip gelebileceği düşüncesini beyinlerimize yerleştirmiş. Bunu nasıl yaptığı konusu tartışmaya açık olmakla birlikte sonuçta mutlak bir başarı olduğu için o kısımlara çok fazla girilememiştir.

Fatih Terim'i seven kadar sevmeyen de çok fazla. Aziz Yıldırım, Recep Tayyip Erdoğan, İbrahim Tatlıses ekolünün sembol isimlerindendir. Hafif külhanbeyi tavrı, başarının verdiği kibir, kabalığa varan davranış bozuklukları.... Bunları örttüğünü düşündüğü başarısı ile birlikte.

Bir dönem bu örtü işe yaramış olabilir ama zaman değişti. Artık sonuç kadar sonuca nasıl ulaşıldığı da sorgulanıyor. Yani sorgulanıyor dediğim bizim ülkede değil, global ölçekte. Futbolculara, taraftara küfür edip, iktidara yanaşıp, dünyada örneği olmayan bir ünvan ve parayla bir koltuğa oturduğunuzda Türkiye'de bile, cılız da olsa sorgulama başlıyor.

Bu sorgulama yapılmalı. Fatih Terim'in geçmiş başarılarına leke sürülmeden (leke olmadığını varsayıyoruz.) eleştirilmeli, sert eleştirilmeli. Höt zötlerine kulak asılmamalı. Böyle böyle bu toplum çıtayı daha yukarıya koyabilecektir diye umuyorum.

3 Temmuz 2016 Pazar

İs-ma-il Felsefe Yapma!

Meksika Sınırı programıyla tanıyıp sevdiğimiz tombul bir islamcı abimizdi İsmail Kılıçarslan. Şiirden anlamadığım için şairliğine bir şey diyemem ama camiada şiiriyle değil de muhalif tavrı ile tanınırdı. Burada kendisine başarısız bir şair demeyelim ama şiiriyle ön planda olmayan bir şair diyelim. (Sabri reyizin kariyerine on numara olarak başlayıp sağ beke demir atması gibi)

Tabi bu yıllar daha AKP’nin devlet aygıtlarının tamamına sahip olmadığı döneme isabet ediyordu. Bu nedenle sisteme yüklenmek iktidarı rahatsız etmediğinden atış serbestti. Hakkını yemeyelim İsmail Kılıçarslan hiçbir zaman cemaati sevmedi hatta ufak eleştirileri de olmuştur  ama o dönemlerde kendilerini “bu vatanın evlatları inlerinize girecek” diye tehdit de edemiyordu.

Sonra tabi devlet aygıtları ve imkanlar ufak ufak ele geçirilmeye başlandı. Sonra bu anti sistemci abi (ve ekibi) ufaktan devlete doğru yanaşmaya başladılar. Bu yanaşmanın menfaat odaklı olduğunu iddia edemem. Delilim yok. Ama ideolojik bir yakınlaşma olduğu muhakkak. Mesela kürt illeri ağır silahlarla bombalanırken Türk askerinin sivillere zarar vermemek için çok hassas davrandığını iddia edebildi. Yalandı tabii ki. Ya da yanlıştı diyelim de ayıp olmasın.

Yukarıda da bahsettiğim gibi kendisi şairliği ile tanınamayan bir abi olsa da Belediyelerin sponsorluğundaki kültür, sanat festivallerinde yer almaya devam etti. Ama tabi boş durmadı. Yeni Şafak’taki görev değişikliği sonucunda kendisi ve ekürileri köşe yazarı olarak demir attılar gazeteye. İbrahim Tenekeci ve daha sonra katılan Furkan Çalışkan’la birlikte. Bir de Selahattin Yusuf var ama kendisi kendi mahallesi tarafından da sevilmediği için kendisi ilk on birde yer bulamadı.

Bu üçlünün özelliği şair olmaları ama gazetede genellikle siyasi yazılar yazmalarıdır. İbrahim Tenekeci arada börtü böcek yazıları yazar ama taptığı reisin 25 yıldır yönettiği İstanbul'un elden gidişi ile pek ilgili değildir. İyi insanların “ufak” hataları olabilir der genelde. Eleştirinin dışa yansımamasını savunur. İlkokul çocuklarının tacize uğraması da içeride halledilir tabi.

Beş altı sene önce sistem muhalifi olan abiler bir anda millilik, yerlilik gibi kavramlarla devletin yanında saf tutmakta beis görmemişlerdir. Memlekette muhalefet boğulurken ses çıkarmamışlardır. Zira boğulanlar, boğulması gerekenlerdir onlar nezdinde. Milletin rızkından çalınarak oluşturulan havuz medyasında boy göstermekten çekinmemişlerdir. Milletin vergilerini yiyerek çekilen dizilere methiyeler düzmüşlerdir. Devlet aygıtı olan IHH ve TIKA gibi kurumların medyadaki en büyük destekçileri olmuşlardır.

  Tabi bu arada Erbakan hocaları ve İsmet Özel güzellemelerini de ihmal etmemişlerdir. Ama bu insanların AKP ile ilgili görüşlerine hiç değinmeden. En önemlisi ise işlerine geldiğinde “değerli yalnızlık” edebiyatını savunup çark edilince de “menfaatler” deyip utanmadan ortada gezebilmişlerdir.

Son IHH-RTE kavgasında da İsmail Kılıçarslan’ın dil koparmasını bekledik ama kendisi o iri vücudundan beklenmeyecek bir kıvraklıkla konunun kendi içlerinde çözüleceğini diyebildi. Üç gün sonra da IHH’nın özür bildirisi geldi. Sorun çözülmüş demek.


O mide herkese nasip olmaz.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Günlerin Götürdüğü

Günler geçmez bazen. Hapisteysen mesela. Ya da çok sıkıcı bir derste. Saniyeler çok şişman ve romatizmalı bir teyze gibi yavaş ilerler.

Bazen de çok çabuk geçer. Hafta sonları, bol gollü bir derbi maçı, sevgiliyle bir hafta sonu. Zaman ıslak bir sabun gibidir. Tutmak için sıktıkça daha hızlı ve uzağa atar kendini. Yaramaz, hiper aktif bir çok gibi.

İnsanın temel sorunu zamanladır. Hükmetmeye çalışır. Çünkü zamanla ölçer her şeyi. Bu yüzden çok yanılır. Zaman, insanın uydurduğu bir kavramdır. Ya da İsviçreli saat firmalarının bir yalanı.

Tamamen göreceli olan bir şeye nasıl güvenilebilir. Bileklerini kesmek için jilet ararken geçen otuz yedi saniye ile, kamyonun altında can vermek üzere olan bir motosiklet sürücüsünün son nefeslerini verdiği otuz yedi saniye aynı mıdır?

Bazen bir sorunun cevabı başka bir soru olabilir. Zaman su gibi akar ama su yukarı doğru akar mı?

Günler çabuk geçer. Hayat çabuk biter.