Bu sözü duydukça aklıma ortaokulda zorla gördüğümüz (zorla olmayan varmış gibi) vatandaşlık bilgisi dersi gelir.
Asker eskisi bir adam gelir ve sürekli çarşaf (aslında başörtülü) giyen kadınları aşağılardı. Onun (ve tabi resmi ideolojinin) tanımı da milli ve yerli olanın döpiyes giyen teyzeler olduğu şeklindeydi.
Bugünün de o günün de yerlilik ve millilik tanımından nefret ediyorum. Çünkü yerli ve milli olanın kendileri olduğunu sanan, birisi batı özentisi diğeri de Arap örfünü din zaman zavallılardan oluşuyor bunlar. İlk "bunlar" memleketi kendi şeylerinin doğrultusunda yaklaşık yetmiş sene yönettikten sonra bayrağı diğer "bunlar" aldı. Ben ikisinin de millilik ve yerlilik tanımlarını tanımıyorum. Tanısam da sevmem, yüzüne tükürürüm, maraz çıkarırım.
Benden ise bir tanım beklemeyin. Unutmayın herkesin bir popisi vardır.
12 Temmuz 2016 Salı
8 Temmuz 2016 Cuma
Biraz da kendime sarayım
Millet hakkında atıp tutmak kolay. Kadim bir alışkanlıktır bizde gıybet. Kurban olduğum Allah'ım gıybet eden ölü eti yemiş gibidir diye buyurmuş ama eti de seven bir milletiz ne yazık ki.
Kusursuzluk beklentisi çok gereksiz. Özellikle tanınan, örnek alınan insanların mesih gibi davranmasını bekliyoruz. Bunu da aynaya bakmadan yapıyoruz. Burada sosyoloji ve sosyal psikoloji kasacak halim yok ama rol modelleri nasıl ise biz de öyleyiz. Yani Arda Turan'a, Fatih Terim'e, Reis'e kızıyorsak aslında kendimize de kızıyoruz. Nefret ediyorsak kendimizden de nefret ediyoruz. Biliyorum bir çok kişi buna itiraz edecektir. Fatih Terim'deki kibir bu memleketteki elli milyon insanın toplamında bulamazsın diyeceksiniz. Ama durum böyle değil. Mesela biraz googlelarsanız "covert narcissism" denen bir kavrama rastlayacaksınız. Sabredip okuyun.
Özeleştiri verin deyip üçüncü sınıf sosyalist martavalı da okumayacağım size. Önce kendimizin mükemmel olmadığını keşfedelim. Sonra kimsenin mükemmel olmadığını keşfedelim.
Gerisi gelir...
6 Temmuz 2016 Çarşamba
Bir de İbrahim Tenekeci var.
İbrahim Tenekeci değişik birisi. Şiirden anlamam ama İbrahim Tenekeci'nin şiirlerini çok severim. Daha doğrusu severdim diyelim. Okuyunca anlayabildiğim ya da anladığımı düşündüğümüz şiirlerin şairidir kendisi.
Bu abi dış görünüş itibariyle konvansiyonel şairlik konseptinin antitezidir. Bunu aşağılama amaçlı değil aksine övgü amaçlı söylüyorum. Fular, pipo, top sakal üçgenine sıkışmış ebediyat dünyamız (aklıma Haşmet geldi. Ona da sıra gelecek inşallah) açısından bambaşka bir soluktur kendisi. Bana çok daha bizden gelir. Severim yani. Severdim.
Neden sevmiyorum artık. Bu abi de İsmail Kılıçarslan ve diğer ekürileri gibi Yeni Şafak gazetesinde bir köşe tuttu. Burada uzun bir süre çok güzel doğa yazıları yazdı. Yazıların konusu doğa değildi ama içinde doğa vardı ve çok güzeldi. Sonra olaylar geliştikçe bu abi de diğerleri gibi totoyu devlete yaklaştırmaya başladı. İstanbul'u çöp dağlarından kurtaran RTE'nin aynı zamanda İstanbul'un ırzına geçtiğini görmek istemedi. (RTE kendisi bile itiraf etti geçenlerde.)
Kürtlerle ile olan hüsumetin alevlenmesinde de Türkler kurulan her masada kaybetmişlerdir gibi bir laf etti. Yani abi meğerse insanların birbirini kesmesini istiyormuş, çözüm sürecinden de memnun değilmiş. Bu memnuniyetsizliği ise işler patladığında söyleyebilmiş. İşte bu abiler kalibresi bu. Bu abileri örnek alan gençler var. Kemiksiz, omurgasız, kayıp bir nesil....
Bu abi dış görünüş itibariyle konvansiyonel şairlik konseptinin antitezidir. Bunu aşağılama amaçlı değil aksine övgü amaçlı söylüyorum. Fular, pipo, top sakal üçgenine sıkışmış ebediyat dünyamız (aklıma Haşmet geldi. Ona da sıra gelecek inşallah) açısından bambaşka bir soluktur kendisi. Bana çok daha bizden gelir. Severim yani. Severdim.
Neden sevmiyorum artık. Bu abi de İsmail Kılıçarslan ve diğer ekürileri gibi Yeni Şafak gazetesinde bir köşe tuttu. Burada uzun bir süre çok güzel doğa yazıları yazdı. Yazıların konusu doğa değildi ama içinde doğa vardı ve çok güzeldi. Sonra olaylar geliştikçe bu abi de diğerleri gibi totoyu devlete yaklaştırmaya başladı. İstanbul'u çöp dağlarından kurtaran RTE'nin aynı zamanda İstanbul'un ırzına geçtiğini görmek istemedi. (RTE kendisi bile itiraf etti geçenlerde.)
Kürtlerle ile olan hüsumetin alevlenmesinde de Türkler kurulan her masada kaybetmişlerdir gibi bir laf etti. Yani abi meğerse insanların birbirini kesmesini istiyormuş, çözüm sürecinden de memnun değilmiş. Bu memnuniyetsizliği ise işler patladığında söyleyebilmiş. İşte bu abiler kalibresi bu. Bu abileri örnek alan gençler var. Kemiksiz, omurgasız, kayıp bir nesil....
4 Temmuz 2016 Pazartesi
İmPARAtor Fatih Terim
Kendisi Türk futbolunun makus talihini değiştirmiş biridir. Şerefli mağlubiyetlerin sonunu getirmiş, bir maç öncesi yönettiği takımın galip gelebileceği düşüncesini beyinlerimize yerleştirmiş. Bunu nasıl yaptığı konusu tartışmaya açık olmakla birlikte sonuçta mutlak bir başarı olduğu için o kısımlara çok fazla girilememiştir.
Fatih Terim'i seven kadar sevmeyen de çok fazla. Aziz Yıldırım, Recep Tayyip Erdoğan, İbrahim Tatlıses ekolünün sembol isimlerindendir. Hafif külhanbeyi tavrı, başarının verdiği kibir, kabalığa varan davranış bozuklukları.... Bunları örttüğünü düşündüğü başarısı ile birlikte.
Bir dönem bu örtü işe yaramış olabilir ama zaman değişti. Artık sonuç kadar sonuca nasıl ulaşıldığı da sorgulanıyor. Yani sorgulanıyor dediğim bizim ülkede değil, global ölçekte. Futbolculara, taraftara küfür edip, iktidara yanaşıp, dünyada örneği olmayan bir ünvan ve parayla bir koltuğa oturduğunuzda Türkiye'de bile, cılız da olsa sorgulama başlıyor.
Bu sorgulama yapılmalı. Fatih Terim'in geçmiş başarılarına leke sürülmeden (leke olmadığını varsayıyoruz.) eleştirilmeli, sert eleştirilmeli. Höt zötlerine kulak asılmamalı. Böyle böyle bu toplum çıtayı daha yukarıya koyabilecektir diye umuyorum.
3 Temmuz 2016 Pazar
İs-ma-il Felsefe Yapma!
Meksika Sınırı programıyla
tanıyıp sevdiğimiz tombul bir islamcı abimizdi İsmail Kılıçarslan. Şiirden
anlamadığım için şairliğine bir şey diyemem ama camiada şiiriyle değil de
muhalif tavrı ile tanınırdı. Burada kendisine başarısız bir şair demeyelim ama
şiiriyle ön planda olmayan bir şair diyelim. (Sabri reyizin kariyerine on
numara olarak başlayıp sağ beke demir atması gibi)
Tabi bu yıllar daha AKP’nin
devlet aygıtlarının tamamına sahip olmadığı döneme isabet ediyordu. Bu nedenle
sisteme yüklenmek iktidarı rahatsız etmediğinden atış serbestti. Hakkını
yemeyelim İsmail Kılıçarslan hiçbir zaman cemaati sevmedi hatta ufak
eleştirileri de olmuştur ama o
dönemlerde kendilerini “bu vatanın evlatları inlerinize girecek” diye tehdit de
edemiyordu.
Sonra tabi devlet aygıtları ve
imkanlar ufak ufak ele geçirilmeye başlandı. Sonra bu anti sistemci abi (ve
ekibi) ufaktan devlete doğru yanaşmaya başladılar. Bu yanaşmanın menfaat odaklı
olduğunu iddia edemem. Delilim yok. Ama ideolojik bir yakınlaşma olduğu
muhakkak. Mesela kürt illeri ağır silahlarla bombalanırken Türk askerinin
sivillere zarar vermemek için çok hassas davrandığını iddia edebildi. Yalandı
tabii ki. Ya da yanlıştı diyelim de ayıp olmasın.
Yukarıda da bahsettiğim gibi
kendisi şairliği ile tanınamayan bir abi olsa da Belediyelerin sponsorluğundaki
kültür, sanat festivallerinde yer almaya devam etti. Ama tabi boş durmadı. Yeni
Şafak’taki görev değişikliği sonucunda kendisi ve ekürileri köşe yazarı olarak
demir attılar gazeteye. İbrahim Tenekeci ve daha sonra katılan Furkan Çalışkan’la
birlikte. Bir de Selahattin Yusuf var ama kendisi kendi mahallesi tarafından da
sevilmediği için kendisi ilk on birde yer bulamadı.
Bu üçlünün özelliği şair olmaları
ama gazetede genellikle siyasi yazılar yazmalarıdır. İbrahim Tenekeci arada
börtü böcek yazıları yazar ama taptığı reisin 25 yıldır yönettiği İstanbul'un
elden gidişi ile pek ilgili değildir. İyi insanların “ufak” hataları olabilir
der genelde. Eleştirinin dışa yansımamasını savunur. İlkokul çocuklarının
tacize uğraması da içeride halledilir tabi.
Beş altı sene önce sistem muhalifi
olan abiler bir anda millilik, yerlilik gibi kavramlarla devletin yanında saf
tutmakta beis görmemişlerdir. Memlekette muhalefet boğulurken ses
çıkarmamışlardır. Zira boğulanlar, boğulması gerekenlerdir onlar nezdinde. Milletin
rızkından çalınarak oluşturulan havuz medyasında boy göstermekten
çekinmemişlerdir. Milletin vergilerini yiyerek çekilen dizilere methiyeler
düzmüşlerdir. Devlet aygıtı olan IHH ve TIKA gibi kurumların medyadaki en büyük
destekçileri olmuşlardır.
Tabi bu
arada Erbakan hocaları ve İsmet Özel güzellemelerini de ihmal etmemişlerdir.
Ama bu insanların AKP ile ilgili görüşlerine hiç değinmeden. En önemlisi ise
işlerine geldiğinde “değerli yalnızlık” edebiyatını savunup çark edilince de “menfaatler”
deyip utanmadan ortada gezebilmişlerdir.
Son IHH-RTE kavgasında da İsmail
Kılıçarslan’ın dil koparmasını bekledik ama kendisi o iri vücudundan
beklenmeyecek bir kıvraklıkla konunun kendi içlerinde çözüleceğini diyebildi.
Üç gün sonra da IHH’nın özür bildirisi geldi. Sorun çözülmüş demek.
O mide herkese nasip olmaz.
2 Temmuz 2016 Cumartesi
Günlerin Götürdüğü
Günler geçmez bazen. Hapisteysen mesela. Ya da çok sıkıcı bir derste. Saniyeler çok şişman ve romatizmalı bir teyze gibi yavaş ilerler.
Bazen de çok çabuk geçer. Hafta sonları, bol gollü bir derbi maçı, sevgiliyle bir hafta sonu. Zaman ıslak bir sabun gibidir. Tutmak için sıktıkça daha hızlı ve uzağa atar kendini. Yaramaz, hiper aktif bir çok gibi.
İnsanın temel sorunu zamanladır. Hükmetmeye çalışır. Çünkü zamanla ölçer her şeyi. Bu yüzden çok yanılır. Zaman, insanın uydurduğu bir kavramdır. Ya da İsviçreli saat firmalarının bir yalanı.
Tamamen göreceli olan bir şeye nasıl güvenilebilir. Bileklerini kesmek için jilet ararken geçen otuz yedi saniye ile, kamyonun altında can vermek üzere olan bir motosiklet sürücüsünün son nefeslerini verdiği otuz yedi saniye aynı mıdır?
Bazen bir sorunun cevabı başka bir soru olabilir. Zaman su gibi akar ama su yukarı doğru akar mı?
Günler çabuk geçer. Hayat çabuk biter.
Bazen de çok çabuk geçer. Hafta sonları, bol gollü bir derbi maçı, sevgiliyle bir hafta sonu. Zaman ıslak bir sabun gibidir. Tutmak için sıktıkça daha hızlı ve uzağa atar kendini. Yaramaz, hiper aktif bir çok gibi.
İnsanın temel sorunu zamanladır. Hükmetmeye çalışır. Çünkü zamanla ölçer her şeyi. Bu yüzden çok yanılır. Zaman, insanın uydurduğu bir kavramdır. Ya da İsviçreli saat firmalarının bir yalanı.
Tamamen göreceli olan bir şeye nasıl güvenilebilir. Bileklerini kesmek için jilet ararken geçen otuz yedi saniye ile, kamyonun altında can vermek üzere olan bir motosiklet sürücüsünün son nefeslerini verdiği otuz yedi saniye aynı mıdır?
Bazen bir sorunun cevabı başka bir soru olabilir. Zaman su gibi akar ama su yukarı doğru akar mı?
Günler çabuk geçer. Hayat çabuk biter.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)